1 Nisan 2019 Pazartesi

YENİ TÜRKİYE VE BÖLGESEL VE KÜRESEL İTTİFAKLARIN GELECEĞİ

Türkiye’nin 24 Haziran itibariyle Başkanlık sistemine geçişi, kendi iç siyasetiyle, devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili bir durum. Kuşkusuz bu durum Türkiye’nin kendi iç yapı-lanmasında birçok eski siyasi kurumu ilga edecek, yerine ya yenilerini koyacak veya bambaşka bir yapılanmayla işlerin önem sırasını yeniden belirleyerek yeni bir devlet hiyerarşisini ortaya koyacaktır. Bu esnada gözetilen en önemli amaç, devlet işlerinin daha hızlı, daha verimli ve sonuç alıcı bir biçimde yürütülmesi olacaktır. Birçok alanda gerçekleştirilen bu değişimin iç siyasetin mantığını da işleyiş biçimini de baştan sona değiştirmek olduğunu şimdiden görüyoruz. Bunun etkilerinin ne olacağı hususunda bu karara varış aşamalarında epeyce tartışmalar yapıldı, ama işin gerçek renginin ne olacağını en iyi sistemin işleyişini hep birlikte yaşarken görmüş olacağız. Tabii, Başkanlık sistemine geçtiğimizde iç siyasette veya siyasal davranış örüntülerinde yaşanmakta olan değişime paralel bir değişimin dış siyasette de ne ölçüde yaşanacağı ayrı bir sorudur ve bu bağlamda sorulmayı da üzerinde epeyce durmayı da hak ediyor. Türkiye bu değişimi yaşamaktayken, dış dünyada da dünya dönmeye devam ediyordu. Kendi tarihsel sürekliliği içerisinde hiçbir sorun Türkiye halkının kendi iç yapılanmasını tamamlamasını beklemeden devinmeye devam ediyor. Türkiye kendi yapılanmasını yaşarken, tıpkı zaman zaman kendi seçimlerini yaparken, kendi içinde darbeler yaşarken, depremler yaşarken, doğal veya sosyal afetlerin içinden geçerken dünyanın geri kalanının kendi seyrinde dönmeye devam ediyor olması gibi... Bu bağlamda, bu yazıda “Yeni Türkiye ve gelecekte yeni bölgesel ve küresel ittifakların geleceği” üzerine bazı mülahazalara, bilhassa Türkiye’nin Ortadoğu, ABD ve münhasıran Suudi Arabistan ile ilişkilerinin bu yeni bölgesel ve küresel ittifak arayışlarına nasıl yön vereceği veya bu ilişkilerin bu arayıştan nasıl etkileneceği sorusuna cevap aramaya çalışacağız. Bütün bu mülahazalara yön veren soru tahmin edileceği gibi “Yeni Türkiye” kavramının içinde saklı ve Başkanlık sistemine geçişle birlikte Yeni Türkiye’nin dış siyasetinde geçmişe nazaran önemli bir değişim olup olmayacağıdır. İktidara geldiğinde, “sıfır sorun” iddiası veya arayışıyla yola çıkan AK Parti yönetimindeki Türkiye’nin şu anda bölge ülkeleriyle de AB ve ABD ile de gelmiş olduğu nispeten daha sorunlu alandan yeni veya farklı bir çıkış noktası olacak mıdır? Uzun mülahazalar gerektiren bir soru tabii. Cevabı, Türkiye’nin bütün dış politikasını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin İsrail, ABD, AB, Körfez ülkeleri, Mısır, Suriye, Irak ve Rusya ile olan ilişkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Belki birçok ülkeyle ilişkiler başka ülkelerle ilişkilere bağlı olarak gelişiyor. Mısır’la ilişkiler, Körfez ülkeleriyle ilişkileri etkiliyor. ABD’nin Suriye ve Irak’ta karıştırdığı işler Türkiye ile olan ilişkileri de etkiliyor ve orada kendi siyasetinde bir değişikliğe gitmediği sürece ilişkilerin normal seyrine girmesi mümkün değil. Öncelikle, seçimlerin bir buçuk sene öne alınarak Erdoğan yönetimindeki bir ülkenin “topal ördek” gibi algılanmasının önüne geçilerek dış siyasette çok büyük bir avantaj elde edilmiş olduğunu kaydetmemiz lazım. Bu durumun, dış siyasette herkesin hesabını en azından beş yıllığına yönetim sorununu çözmüş, istikrar sorunu olmayan bir muhataba göre yapmasını sağlamayı hedeflemiş son derece stratejik bir karar olduğu söylenebilir. Elbette böyle bir erken seçim kararı AK Parti açısından da dolayısıyla bütün Türkiye açısından da çok büyük bir kökten değişim riski içeriyordu. Zira AK Parti dışındaki, hatta AK Parti içinde Erdoğan dışındaki bir liderlik altında Türkiye’nin dış politikasının aynı seyri izleyeceğini beklemek, siyasette veya sosyolojide liderliğin payını gereğinden fazla küçümsemek anlamına geliyor. İkincisi, Başkanlık sisteminin fiilen uygulanmaya başlandığı 24 Haziran seçiminden sonra bu uygulamanın ilk işaretlerini göreceğimiz Cumhurbaşkanı kabinesinde Dış İşleri Bakanlığında bir değişikliğe gidilmemiş olmasını, ilk anda, önümüzdeki dönem için Türki- ye’nin dış siyasetinde bir süreklilik mesajı olarak okumak mümkün. Aslında aynı okuma, İçişleri bakanının tensibinde de aynı şekilde yapılabilir. Mevlüt Çavuşoğlu, Türk dış politikasında baştan beri benimsenmiş çizgiyi istikrarla temsil eden ve sürdüren bir isim olarak temayüz ediyor. Aynı şekilde Süleyman Soylu da iç siyasette en azından iki yıldır uygulanmakta olan yeni güvenlik konseptinin en önemli uygulayıcısı sayılabilir. Bu iki tercih, elbette yeni dönemde her şeyin eskisi gibi olacağı anlamına gelmiyor, ama Türkiye’nin çok hayati meselelerinde yaklaşım sürekliliğinin korunacağı anlamına gelebilir. Üçüncüsü, Türkiye dış siyasette baştan beri ülke çıkarlarıyla insani ilkeleri dengeli bir biçimde gözetmenin müstesna bir örneğini ortaya koydu. Çıkarları için ilkelerinden vazgeçmedi, ama ilkeli duruşuyla da her bakımdan kazandı. Zaman zaman, Türkiye’nin AK Parti liderliği altında idealizme gereğinden fazla ve ülke çıkarlarının aleyhine işleyecek şekilde yer verdiği eleştirileri yapılır. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yeniden dönüşü, buradaki insani meselelerde taraf tutuyor olmasını ülke çıkarlarıyla tersleşme olarak okuyanlar olabiliyor. Tam da bu ilkeli veya idealist dış siyaset konsepti dolayısıyla başta sorunları sıfırlama hedefiyle koyulduğumuz yolda sorunumuz olmayan kimsenin kalmadığı, dostsuz bir
dünyaya gelmiş olduğu bile söylenebiliyor. Elbette o kadar da değildir. Doğrusu sıfır sorun politikası ilk başta sorunsuz bir dünya vehmetmek gibi bir naifliği üstleniyor gibi görünse
de bu politikanın en sık dillendirildiği dönemde bile Türkiye’yi yönetenler sorunlarla dolu
bir dünyanın bütün sorunlarını bitirebileceği saflığına hiçbir zaman sahip olmamışlardır.
Ancak sorununuzun olduğu herkesle sorunları halletmeye hazır olduğunuzun ilanı, böyle
bir hedefin gerçekleşebileceğine dair gerçekçi bir iç değerlendirmeniz yoksa bile başlı ba-
şına değerli bir davranıştır. Türkiye’nin sorun üreten değil, sorun çözen, ilişkisizlik değil
diyalogtan yana olan, çözümsüzlüğü değil çözümü en iyi çözüm olarak gören bir yaklaşıma
sahip olduğunu göstererek kendine özgü rolünü uluslararası ilişkilerde üstlenmiş oluyor-
du. Bu yaklaşım, Türkiye’nin dış politikasının karakteri haline gelmiş oldu ve bu karakter
Türkiye’nin kendine özgü rolünü oynayabilmesi için önemli bir avantaj sağlamış oldu. Ka-
bul edelim ki nihayetinde Türkiye’yi bugün bulunduğu noktaya getirmiş olan tam da bu
siyasettir ve bu nokta Türkiye adına hiçbir değerlendirmede şikayet edilecek bir nokta de-
ğil. Neticede bu dış siyasetin bir sonucu olarak Türkiye ekonomisi dünyanın 17. Büyük
ekonomisi ve AK Parti yönetiminde yola çıktığından bu yana neredeyse dört kat büyümüş
bir ekonomi olmuştur.
Sorun çözmeye çalışan Türkiye, yolun bu aşamasında daha önce nispeten daha az so-
runumuz olan birçok ülkeyle de sorunlu hale geldi, bu açık. Örneğin, Türkiye eskiden beri
ABD ile müttefik ama bugün aralarında ciddi sorunları var. Ancak bu sorun ortaya çıktı-
ğında aynı zamanda eskiden beri ilişkilerin çok da sorunsuz olmadığını ortaya çıkarmış
oldu. İlginç bir biçimde Türkiye’nin bugün bazı ülkelerle sorun dosyaları Türkiye’nin başa-
rısızlığıyla değil, daha ziyade başarılarıyla, gücünün artışıyla ve bu gücün başka uluslara-
rası aktörler nezdinde bir meydan okuma, bir tehdit, bir risk olarak değerlendirilmesiyle
birlikte açılmaya başlanıyor. Türkiye’nin gerçekten sorunlu olmaması için bu güç iddiasın-
dan, talebinden veya arayışından belki vazgeçmesi gerekiyordur. Örneğin, Türkiye’nin
yükselişi ve Ortadoğu’ya en olumlu, iyi niyetli ve barışçıl yaklaşımının bile bazı Arap ülke-
lerinde Türkiye’nin yeni-Osmanlı gelişimi ve bir tehdit olarak algılanmasıyla bir oluyor.
Oysa Türkiye’nin hiçbir zaman bir yeni-Osmanlı iddiası olmadı ve hiçbir tavrıyla eskiden
Osmanlı tebası olan ülkeleri bu mevhum yeni Osmanlı yönetimine almak gibi bir iddiası
olmadıysa da bu ülkelerin kendi tarihleriyle, kimlikleriyle Türkiye ile her karşılaşmaların-
dan yüzleşmeleri gibi bir mukadderatın olduğu anlaşılıyor. Türkiye kendisi sorun çıkarma
niyeti olmasa da salt kendisi olmak dolayısıyla her hareketinin böyle bir soruna yol açma
riskinin var olduğunu bugün gelinen noktada daha iyi görebiliyoruz.
Sadece Arap dünyası ile değil, örneğin Soğuk Savaş sonrası yıllardan beri müttefiki ol-
duğumuz ve galatı meşhur olarak aramızda bir sorun olmadığı kabul edilegelen ABD ile bu
dönemde sorunlu hale gelmiş olduğumuz bir gerçek. Sorunsuz olduğumuz galatı meşhuru
diyoruz, çünkü aslında sözkonusu sorunsuzluk aradaki ast-üst ilişkisinin ABD lehine mutla
olarak kabul edilmesi sayesinde gerçekleşen bir sorunsuzluk. Üstelik böyle bir dönemde
bile ABD işine gelmeyen her hükümete karşı darbe yaparak, kendisiyle çalışan yönetimlere
bile hiçbir vefası olmadığını göstermiş bir müttefik. Bugün ABD ile yaşanan sorunların da
Türkiye’den değil ABD’den kaynaklı olduğu apaçık bir gerçek. Belki eskiden ABD’den yana
bu sorunları sorun edinmeyen bir Türkiye vardı, bugün ise Türkiye kendisine yapılan yan-
lışları görmezden gelen sahte bir dostluk ilişkisini sürdürmeye niyetli olmadığını açıkça
ortaya koyuyor. Bu meyanda bir müttefik olarak Türkiye’ye karşı savaşan terör örgütleriyle
ABD’nin ısrarla devam eden işbirliğinin Türkiye için oluşturduğu ciddi güven sorunu en
açık şekilde ifade edilmiş, edilmeye devam edecektir.. Türkiye, ABD’yi bu tavrını değiştir-
meye zorlayacaktır ve yeni dönemde bu konuda kendini daha iyi anlatma, ABD’yi doğru
çizgiye çekme fırsatlarını değerlendirecektir. Kimse ABD’nin bu halde ısrar ettiği takdirde
Türkiye’den daha iyi bir dış politika adına haklarından taviz vermesini beklememeli.
Rusya’dan S400 satın alması dolayısıyla ABD çevrelerinde Türkiye’ye karşı ciddi bir ek-
sen kayması kaygısı yaşandığı görülüyor. Bunu Türkiye cephesinden anlamak mümkün
değil. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bir savunma sistemini ABD ısrarla ve sudan bahaneler-
le vermediği halde Türkiye’nin başka bir arayışa girmesine hangi hakla itiraz edebiliyor?
Belli ki birileri Türkiye-ABD ilişkileri için malum bir resim tahayyül ediyor ama Yeni Tür-
kiye bu resmi reddediyor.
Diğer yandan Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini etkileyen birçok faktör var.
İran, Mısır, Katar, Filistin, İhvan, İsrail ve ABD’nin her biri bu ilişkileri etkileyen faktörler
arasında yer alıyor. Bu ilişkiler ağının içinde biriyle ilişkiler diğerleriyle ilişkileri etkiliyor.
Herkesle aynı anda mükemmel ilişkiler içinde olmak mümkün olmuyor. Türkiye, herkesin
kazançlı çıkacağı, barış ve anlayış içinde bir dünya için bütün taraflarla diyaloğu önemsese
de tarafların hepsi aynı anlayış içinde olmayınca böyle bir dünya işlemiyor.
Doğrusu tam da bu yüzden bazen tercihler yapmak lazım geliyor. Bu tercihlerde ilkele-
ri çiğnemeden çıkarları da gözeterek bir yol tutturmak o kadar kolay değil. Türkiye bu
kolay olmayan mecrada yürüyor.
Yeni Türkiye, yeni sistemiyle, karar alma ve uygulama konusundaki etkinliği ve çevikli-
ğiyle temayüz edecektir. Tazelenmiş gücüyle, iddialarıyla ve tezleriyle dünya siyasetinde
etkili bir aktör olarak sahnedeki yerini alacaktır. Biz bu ilişkiler içinde Türkiye’nin Suudi
Arabistan’la ilişkilerine odaklanarak bu ilişkileri etkileyen faktörler dolayısıyla İran, Katar,
Mısır, İhvan ve ABD ilişkilerine biraz daha odaklanalım.
Türkiye ve Suudi Arabistan İlişkileri
Türkiye ve Suudi Arabistan, Sünni İslam dünyasının en önemli iki ülkesi. İki ülkenin
tarihine baktığımızda, sadece yüz sene öncesine kadar diğer Ortadoğu Arap ülkeleriyle
birlikte Suudi Arabistan da Osmanlı idaresi altında bir belde idi. Birinci Dünya Savaşı,
Osmanlı’nın dağılmasıyla sonuçlandıysa da bu dağılmada Suudi Arabistan’ın kurucu kara-
rı İngilizlerle birlikte Osmanlı’yla savaşarak ayrılma yönünde gerçekleşti. Bu kurucu döne-
min ve kararın sonradan iki taraf için de mukadder kıldığı tarihi hepimiz biliyoruz. Türki-
ye tarafından “bizi arkadan vurmuş Araplar”, Arap tarafında ise “Arapları asırlarca
sömürmüş Türk hakimiyeti” anlatıları araya konulan mesafenin besleyici-koruyucu ide-
olojileri olarak işledi, hala birçok zeminde işlemeye devam ediyor. Bu tarih ve bu tarihin
ideoloji olarak işleyen boyutu ortada duruyor, ancak olaya bu tarih açısından bakmaya
devam etmenin artık çok gereksiz olduğu bir noktadayız. Bugün yüz yıl önceki şartlarda
değiliz. Bölgesel ve küresel gelişmeler, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın kaderini birbirine
bağlıyor. Bir ülkede yaşanan gelişmeler kaçınılmaz olarak diğerini de etkiliyor. Bir ülkeye
yönelen tehdit doğrudan diğerine de yöneliyor, onu da etkiliyor. İki ülkeden birindeki ge-
lişme diğerine de olumlu olarak yansıyor. O yüzden stratejik olarak bu iki ülkenin baştaki
yöneticilerden bağımsız olarak birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yok.
Ne var ki ülkeleri yönetenlerin siyasetleri, bu siyasetleri izleyen ve yorumlayan medya-
nın tutumları bu stratejik ilişkiyi etkileyebiliyor veya etkileyemese bile farklı bir görüntü
ortaya koyabiliyor. Çoğu kez medyanın yansıttığı ile gerçek dünya arasında çok açık mesa-
feler olabiliyor. Mesela bu aralar Suudi Arabistan medyasına yansıyan Türkiye ile Türkiye
medyasına yansıyan Suudi Arabistan görüntüsünün tam da yukarıdaki tarihi de öne çıka-
ran ideolojik açmazın içinde debelenmeye davet edenlerin çabalarıyla iç açıcı olduğunu
söylemek mümkün değil. Sadece medyaya bakıldığında arada aşılamayacak ciddi sorunla-
rın olduğu düşünülecek. Oysa bir yandan da Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişki-
ler en üst düzeyde gelişmeye devam ediyor. Tabii medya yansımalarının iki ülke halkları
arasında yeni ukdeler oluşturmasına geniş fırsat alanları bırakmamak lazım. Bunun için
belki iki ülke ilişkilerinin mevcut durumunu, iki ülkenin medya mensuplarının tanıklığın-
da bütün açıklığıyla gözden geçirmekte fayda vardır.
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün (BYEGM) Ramazan ayında düzen-
lediği, Türk ve Suudi gazetecileri bir araya getiren “Türkiye-Suudi Arabistan Medya Bu-
luşması”nda Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi Velid Abdülkerim el-Khreici yaptığı
konuşmada Türk medyasına Suudi Arabistan hakkında yansıyan haberlere dair çarpıcı ör-
nekler verdi:
“Örneğin İstanbul’da Kudüs konulu her iki olağanüstü İslam Zirvesine Suudi Ara-
bistan’ın hangi seviyede katılım gösterdiğine dair haberler, iki ülke arasında bir me-
safe var olduğu şeklinde yorumlanmaya çalışıldı. Hatta ilk Zirve’ye ve Türkiye’ye ge-
reken önemi vermediği şeklinde yorumlandı.
Oysa zirveye katılım gösteren kişi tam da İslam İşbirliği teşkilatının işlerinden
sorumlu olan bakandı ve bu toplantı için Dışişleri bakanından daha uygundu ve onun
tercih edilmesi Suudi Arabistan’ın bu toplantıya en üst düzeyde önem verdiğinin işa-
retiydi. Ama başka türlü yansıtıldı. Buna rağmen bu eleştiriler dikkate alınarak, son
Zirve’ye aslında daha önemli olmayan Dışişleri bakanlığı seviyesinde katılım göste-
rildi. Ayrıca ilk Zirvenin gerçekleştiği gün Kral Salman’ın bizzat katılamamasının
sebebi de yılda bir gerçekleşen Danışma Meclisi açılışına denk gelmiş olmasıydı. O
toplantı da çok önemliydi.”
Durum daha iyi anlaşılsın diye Khreici, geçtiğimiz yıl sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
da Suudi Arabistan’da gerçekleşen bir İslam Zirvesine Partisinin Kongresini gerekçe gös-
tererek katılmadığı durumu örnek olarak gösterdi. Kimsenin Cumhurbaşkanının bu top-
lantıya önem vermediğini düşünmediğini de sözlerine ekledi.
Her iki ülkedeki algı oluşumlarını bir arada düşünmeyi başaran bu diyalogda, bir şey
daha yapılmış oldu. İki ülke ilişkilerinin medyaya bu şekilde yansımalarının sebepleri ile
birlikte neticede sorunsuz olmayan bir alanın da var olduğu kabulünden hareketle bu so-
run alanları da konuşuldu.
Doğrusu Türkiye ve Suudi Arabistan ilişkileri, AK Parti döneminde 2013 Temmuz’un-
da Mısır’da gerçekleşen askeri darbeye kadar sürekli bir gelişme eğilimi içindeydi. Mısır
askeri darbesi karşısında iki ülkenin düştükleri ayrılığın üstüne geçtiğimiz yıl Katar mese-
lesindeki ayrılık da eklenince ilişkilerin artık güllük gülistanlık, hiçbir şey yokmuş gibi
devam etmesi mümkün olmadı. Aslında Türkiye, Mısır’daki kanlı askeri darbeye karşı ta-
kındığı açık tavırla Suudi Arabistan’la tutumu ve siyaseti farklılaştığı halde hiçbir zaman
bu farklılığın iki ülke ilişkisini olumsuz etkileyecek bir faktör olmaması için çok yoğun bir
çaba sarf etti. Başka alanlarda işbirliğine devam etmeyi mümkün gördü ve önemsedi, üste-
lik Mısır askeri darbesi Türkiye’nin çıkarlarına doğrudan zarar vermiş olduğu halde.
Bu arada geçtiğimiz yıl Katar konusunda yaşanan Körfez krizinde Türkiye’nin ortaya
koyduğu tavırla ilişkilerin iyice gerildiği bir gerçek. Suudi Arabistan, Türkiye’nin iki ülke
arasındaki arabuluculuk konumunu, Katar yanlısı bu tutumuyla kaybetmiş olduğunu açık-
ça ifade etti. Suudi Arabistan medyası bu yüzden Türkiye’ye karşı her gün eleştiri, hatta
saldırı dozunu daha da artıran yayınlar yapıyor.
Bu eleştirilerde Türkiye’nin konumu ve tavrının yeterince iyi anlaşılmadığı çok açık.
Türkiye baştan itibaren bu krizde Katar’ı savunmak için ortaya koyduğu tavrın bir Suudi
Arabistan karşıtı tavır olmadığını ifade etti. Türkiye’den tarafsızlık bekleyenler bu tarafsız-
lığı sergileyebilmek için orantılı iki tarafın hayatta kalması gerektiğini takdir etmeliler. Bir
tarafı tamamen imha etmeye azmetmiş bir büyük tarafı önce engellemek gerekiyordu. So-
runlarını konuşup bir çözüme kavuşturmak için yapılabilecek bir arabuluculuk ancak o
zaman mümkün olur. Taraflardan biri yok olduktan sonra zaten arabuluculuk yapacak bir
durum da kalmıyor, tarafsızlık sergilemek de.
Türkiye’nin yaptığı kardeşler arasındaki kavganın geri dönülmez biçimde bir hukuk-
suzluğa yol açmasını engellemek. Bunu Türkiye yapmasa belki dinimize de kültürümüze
de coğrafyamıza da uzak başkaları büyük bir pahaya bu role talip olacaklardı. Irak’a
karşı Kuveyt’te yaptıkları himayenin bölgemizde neye yol açtığını herkesin hatırlaması
gerekiyor.
Türkiye-S.Arabistan ilişkilerini etkileyen birçok faktör var: ABD, İran, Katar, Mısır, İh-
van ve Tarih olarak sınıflayabileceğimiz bu faktörlere biraz daha yakından bakalım.
İran Faktörü
Yukarıda Suudi Arabistan medyasına yansıyan Türkiye ile Türkiye medyasına yansıyan
Suudi Arabistan görüntüsünün iç açıcı olmadığını söyledik. Mevzu sadece bazı olaylarla
ilgili haberlere yansıyan dil ve bunun taraflılığı değil. Doğrusu Türkiye tarafında bu durum
bir kampanya konusu değil. Türkiye’den hiç kimsenin S. Arabistan aleyhine, hasmane bir
kampanyanın içinde olması söz konusu değil. Olsa olsa bazı olaylarla ilgili kullanılan dilde
S. Arabistan tarafını rahatsız edecek nitelikte yorumlar veya haberlerin yansıtılma biçi-
mindeki belirgin oryantalist söylem olabiliyor. Önemsiz değil, ama sistematik bir hasmane
kampanya konusu da değil.
Ne yazık ki medyanın Arap tarafında durum bu düzeyin çok ötesinde. Bugünlerde Tür-
kiye’ye karşı ağır bir karalama ve yıpratma kampanyası yürütülüyor. 2018 Nisan-Mayıs
aylarında Birleşik Arap Emirlikleri ve S. Arabistan kaynaklı bazı kesimlerce, Türkiye’nin
bugünlerde çok karışık olduğu, güvenli olmadığı, bilhassa Arap turistlere yönelik yankesi-
cilik faaliyetlerinin çok arttığı, her an bir terör olayının Türkiye’nin her yerinde olabileceği
yönünde iyi hazırlanılmış kısa videolarla yoğun bir propaganda çalışması yapılıyor. Burada
amacın Türkiye’nin ekonomisine önemli katkıları olan Arap turistleri etkileyerek onları
Türkiye’ye gitmekten alıkoymak, böylece Türkiye’yi bir ekonomik krizin içine çekmek ol-
duğu gizlenmiyordu.
Arapların Avrupa, Amerika veya dünyanın çok güvenli birçok yeri dururken Türkiye’ye
gitmelerinin akıl karı olmadığı telkin ediliyordu videolarda. Aynı zamanda Türkiye’de ya-
tırımları olanlara, Türk Lirasında yaşanmakta olan hızlı düşüş örneği üzerinden gelecekte
yaşayabilecekleri zararlar konusunda da abartılı yorumlar yapılarak yatırımlarını durdur-
maları, geri çekmeleri şiddetle tavsiye ediliyordu.
24 Haziran seçimleri sürecine girer girmez Türkiye’nin dövizde yaşamaya başladığı sal-
dırıyı tamamlayan bir adım gibi görünüyordu bu. Kuşkusuz, aynı zamanda 24 Haziran se-
çim kampanyasına kimin hangi safta giriyor olduğunu da gösteren anlamlı bir olay. Kam-
panya adayların seçmene sunacakları program veya seçim beyannamelerinin tartışılması
düzeyinde kalmadı tabii. Daha fazlası bu tür hariçten müdahalelerle gerçekleşti. Ancak her
iki kampanyanın neticede başarısız kaldığı ve neticede onların istediğinin olmadığını hep
birlikte gördük. Recep Tayyip Erdoğan başkan seçildi, partisi parlamentoda çoğunluğu
yine elde etti ve Türkiye’ye tarihinin en önemli Arap turist akını gerçekleşmiş oldu. Türki-
ye, Arap turistlerden yana tarihinin turizm gelirleri rekorunu kırmış oldu. Bu durum aslın-
da Arap dünyasında bazı elitler, medya mensupları ve siyasetçilerin açıkça Türkiye karşıt-
lığına rağmen geniş sıradan halk kitlelerinin tamamen Türkiye’den yana olduklarının
apaçık bir görüntüsünü oluşturuyor.Türkiye-S. Arabistan ilişkilerini etkileyen faktörlere, bilhassa iki taraf medyasına yan-
sıyan şekliyle değinmek gerekirse, ilk etapta şu soruyu sormak gerek: medyayı bu şekilde
davranmaya sevk eden nedir?
Türkiye-S. Arabistan ilişkilerini belirleyen önemli konulardan biri İran’dır. Türkiye’nin
İran’la ilişkileri Suudi Arabistan’la olan ilişkilerine de bir şekilde yansıyor. Çünkü S. Ara-
bistan için İran açık bir tehdittir ve birçok cephede İran’la karşı karşıya kalıyor. Yemen’de
İran’ın desteklediği Husilere karşı oluşturduğu meşruiyet koalisyonuyla birlikte savaşıyor
S. Arabistan. Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve daha önemlisi kendi sınırları içinde İran teh-
didini hissediyor.
Türkiye’nin özellikle nükleer enerji programı konusunda BM Güvenlik konseyinde ve
son olarak ABD’nin anlaşmadan çekilme kararına karşı verdiği desteği Suudi tarafı kaygıy-
la karşılıyor. Ama doğrusu bu kaygı, Türkiye’nin tutumunu yanlış yorumlamasından kay-
naklanıyor. Türkiye S. Arabistan’a karşı asla İran’a taraf olmaz, ama elbette İran’ı düşman
olarak da görmez.
Buna mukabil, İran’ın S. Arabistan’ı tehdit eden faaliyetleri Türkiye’yi de rahatsız edi-
yor ve Türkiye o konularda kesinlikle S. Arabistan’a daha yakın duruyor. İran’ın Suriye’de,
Irak ve Yemen’de ortaya koyduğu açıkça mezhepçi yayılma politikalarına şiddetle karşı
çıkıyor ve bu politikalardan bir hayli mustarip. Hele aynı mezhepçi yaklaşımla İran’dan
yana S. Arabistan’a yönelen tehdidi doğrudan kendisine yönelmiş gibi hissetmekten çekin-
mez. Hatta İran’ın uygulamakta olduğu Şii yayılmacılığına yönelik politikalar Türkiye’yi de
hedef alan, Türkiye’ye de zarar veren politikalar. Türkiye bu politikaları dolayısıyla da
İran’a karşı çıkıyor. Bu konu aralarındaki en önemli tartışma konularından biri. Şiileştirme
politikaları salt bir düşüncenin veya inancın ikna yoluyla, hatta misyonerlik-irşad tarzı bir
faaliyetle yayılması bile tolere edilir, ancak İran’ın seçtiği yol çatışma ve istikrarsızlık alan-
ları oluşturarak bu alanlardan zoraki nüfus hareketlilikleri oluşturarak istila etme yolu ve
bu yol bütün bölgenin geleceğine yönelik bir tehdit olarak algılanmaması mümkün değil.
Tabii işin ilginç tarafı, İran’ın S. Arabistan’ı veya Körfez ülkelerini tehdidi İran’ın da
düşman bildiği ABD’nin silah satışlarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. İran tehdidi
her gündeme geldiğinde Körfez ülkelerinin ABD’den milyarlarca dolar silah alımı yaptığı
görülüyor. Sadece bu durum bile İran ve ABD arasındaki bu fonksiyonel ilişkinin gerçekli-
ğine muttali olmamıza yeter.
Buna karşılık Türkiye’nin İran’ın nükleer programını desteklemiş olması hiçbir şekilde
İran’ın başka alanlardaki faaliyetlerini veya yanlışlarını da sahiplendiği anlamına gelmez.
Türkiye’nin desteği tamamen ilkeseldir: Barışçıl nükleer enerji programına herkesin hakkı
var, İran’ın bile, ama nükleer silah programına hiç kimsenin hakkı yok, İsrail’in bile.
Türkiye bu tutumuyla ABD’nin ve genel olarak dünya düzeninin ikiyüzlülüğünü ve il-
kesizliğini deşifre etmiş oluyor. İsrail’in var olan nükleer silahlarına ses çıkarmayan güçler
İran’ın barışçıl nükleer enerji programına neden karşı çıkıyorlar? Bu soruyu dillendirmek
ve siyasi bir bilinç oluşturmaktır maksat. Yoksa elbette amaç S. Arabistan karşısında İran’ı
tutmak olamaz.
Aslında bu konuda benzer bir desteği Türkiye, S. Arabistan’a da yakın zamanda verdi.
11 Eylül saldırılarında ölenlerin yakınlarına ödenecek tazminat hususunda S. Arabistan’a
bir fatura çıkarmaya çalışan ABD’ye karşı yine en dik duruşuyla Türkiye karşı çıktı. Türki-
ye bu duruşuyla hem bölgede kendi sorunlarımızı kendi aramızda çözebileceğimize dair
güçlü bir mesaj vermiş hem de ABD’ye karşı kendi bağımsız politikalarımızı pekala uygu-
layabileceğimizi anlatmış oluyor. Böylece arada ihtilaf olduğunda illa bir tarafı tutmadan
ve ihtilafı düşmanlık boyutuna vardırmadan çözmenin bir yolu bulunmuş olur.
Mısır ve İhvan Faktörü
Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki, özellikle medyaya yansıyan şekliyle veya med-
yanın etkilediği ilişkileri seri olarak yazdığım bugünlerde, bu ilişkilerin seyrinde enteresan
gelişmeler oluyor. Yukarıda bahsettim. Türkiye 2018 yılının yaz sezonuna girerken Birleşik
Arap Emirlikleri ve S. Arabistanlı bazı aktivistlerin başlattıkları yoğun bir Türkiye karşıtı
kampanya ile karşı karşıya kaldı. Bu kampanya bazı haberlerin diline kendiliğinden yansı-
yan tarafgir veya önyargılı dilden ibaret değil. Bayağı aleyhte, hasmani duygularla yürütü-
len bir kampanya. Türkiye’nin bugünlerde ekonomisini etkileyerek seçim sürecini de böy-
lece belirlemeyi, dolayısıyla Erdoğan’ı yıkmayı hedef alan bir kampanya… Bu kampanyaya
kısa bir süre içinde cevap, ilginçtir, yine S. Arabistanlı ve Kuveytli başka aktivistlerin yeni
ve güçlü bir kampanyasıyla geldi. “Yazımız Türkiye’de daha güzel!” başlığıyla sürdürülen
kampanyada Türkiye’de tatili gerçekten çok güzel gösteren video kesitleri, resimler, güzel
tecrübelerden örnekler veriliyor, Türkiye’nin farklı imkan ve güzellikleri yansıtılıyordu.
Bu kampanya, tamamen gönüllü bir Arap aktivizminin çabası olarak çıktı. Bunun yanı
sıra Kuveyt’ten milletvekilleri, Millet Meclisinde yaptıkları toplantılarda maruz kaldığı bu
saldırıda Türkiye’nin yanında durmanın bir görev olduğundan hareketle bir dizi karar alıp
uygulamaya soktular. Buna Kuveytli vatandaşların tasarruflarını Türk lirasına çevirme
kampanyası da Türkiye ile aradaki bir çifte vergilendirme hususunun Türkiye lehine yeni-
den düzenlenmesi de dahil. Bu yeni gelişmeyi de kaydederek Türkiye ve S. Arabistan iliş-
kilerini bir şekilde etkileyen başka bir faktöre, İhvan-ı Müslimin faktörüne geçelim.
Özellikle Arap Baharı sürecinden sonra Mısır’da seçimleri kazanan İhvan kökenli Mu-
hammed Mursi’ye karşı yapılan askeri darbeden hemen sonra Türkiye ve S. Arabistan ara-
sında ciddi bir gerilim alanı oluştu. Malum, S. Arabistan bu darbeyi destekledi, finanse etti
ve etmeye bugüne kadar devam etti. Türkiye ise bu askeri darbeye karşı dünyada en net,
hatta tek net tutumu sergileyen ülke oldu. Türkiye’nin bu duruşu iki ülke arasındaki net bir
tutum farkı. Bunda kuşku yok. S. Arabistan medyası kendi duruşlarını savunacak sağlam
bir argüman ortaya koymak yerine Türkiye’nin bu duruşunu İhvan’a meyil olarak anlayıp
Türkiye’yi adeta İhvan’la özdeşleştirme gayretine girdi.
Oysa Türkiye’nin darbeye karşı duruşu bir İhvan savunması değil, darbelere ve darbe-
lerle ortaya çıkan açık insan hakkı ihlallerine karşı bir duruştu. Sisi’nin kendisine emanet
edilmiş bir görevi, iktidara gelmek için bir darbe aracı olarak kullanması her şeyden önce
bir emanete ihanet ve yetki gaspı idi ve bu ihanetin herhangi bir Müslüman ülke tarafın-
dan desteklenmesi, toplamda bütün İslam dünyasının ciddi bir ahlaki sorunudur.
Üstelik bu darbe esnasında dökülen binlerce masum insanın kanı o darbenin caniliği-
ne, katliamına, yoğun insan hakkı ihlallerine şahitlik etti. Darbeden sonra toplamda yüz
bine yakın insan tutuklandı, ağır işkenceye maruz bırakıldı. Halen 60 binin üzerinde yaşlı-
sı, genci, kadını, hastası, en ağır zindan koşullarında en temel sağlık-tedavi hakkından, adil
yargılama hakkından, yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüşme hakkından mahrum bırakıla-
rak tutuluyor. Bu insanlar İhvan değil de başka bir yapı olsaydı da savunulmayı hak ederdi.
Türkiye, bütün İslam dünyasında insan hakları seviyesinin geliştirilmesini kendine bir gö-
rev edinmiştir. Bunu İslam dünyasında birilerinin görev edinmesi gerçekten gerekiyor. İn-
san haklarını kul hakkı olarak görüp konuyu doğrudan ve ağır bir dini sorumluluk olarak
tanımlamış bir dindir İslam; bize başkalarının insan hakları dersi vermesine ihtiyacımız
olmayacağı kadar. Ama maalesef İslam’ın bu konudaki hassasiyetini unutup konuyu ancak
uluslararası bir konu haline geldiği ölçüde önemsiyoruz. Mısır’da bugünkü ağır insanlık
dışı uygulamalara bütün İslam dünyasının ortak bir tavır geliştirmesi gerekiyor.
Konunun İhvan’la alakası yok. Türkiye tecrübesi ile İhvan tecrübesi birbirinden çok
farklı. Ama İhvan demişken nasıl bir toplum kesiminden bahsediyor olduğumuzu da tav-
zih edelim. İhvan, bugün bütün dünyaya yayılmış örgütlülüğüyle birkaç ülke kuracak bir
nüfusa ve etkinliğe sahip. Birçok ülkede ya iktidarda veya iktidarın ortağı veya ana mu-
halefette. Ama faal olduğu her yerde terörle, şiddetle arasına son derece net bir mesafe
koymuş bir hareket. İhvan’a terörle münasebeti konusunda isnat edilen en ağır suçlama,
bazı terör olaylarına bulaşmış olan örgüt veya kişilerin bir zamanlar İhvan’a mensup ol-
malarıdır. Böylece İhvan’ın şiddet anlayışını barındırmıyorsa bile doğurmuş olduğu söy-
leniyor. Oysa bu münasebetlere dair daha doğru bakış şudur: İhvan, şiddete meyilli olan
kimseyi içinde barındırmadığı için, bu meyli olanlar ancak İhvan’ın dışına çıktıklarında
istediklerini yapabiliyorlar.
Aslında S. Arabistan tarafının şunu iyi anlaması gerekiyor. Türkiye tecrübesi İh-
van’ın çok ötesinde bir tecrübe, ama Türkiye, İhvan’ı da İslam ümmetinin bir gerçeği ve
bir parçası olarak görüyor. Nasıl İran ve S. Arabistan arasında nefret ettirmek değil ya-
kınlaştırmak, ayırmak değil birleştirmek, çatıştırmak değil uzlaştırmak yönünde bir
tavrı varsa İhvan konusunda da tavrı bundan farklı değildir. Nitekim buna çabaladığı
için Türkiye’nin İran’ın her yaptığını onaylıyor olduğu sonucu da çıkarılamayacağını
söylemiştik. Kanaatimce S. Arabistan’ın İhvan’dan yana korkuları veya endişeleri son
derece yersizdir. İran’ın S. Arabistan karşıtlığı çok açıksa da İhvan’ın S. Arabistan kar-
şıtlığına dair münferit bazı kişilerin ifadelerinden başka hiçbir emare yoktur. Sisi darbe-
sini desteklemesine rağmen S. Arabistan’a karşı ifadelerinde hiçbir zaman dozu aşan bir
eleştiriye gitmedi İhvan çevreleri. Dahası, S. Arabistan gerçek anlamda bir dost-düşman
değerlendirmesi yapacak olursa, İslam dünyasında dayanacağı en zinde toplumsal gü-
cün de İhvan’dan başkası olmadığını görecektir.
Görmediği ve İhvan’a karşı yersiz bir korkuyu siyasete dönüştürdüğü ölçüde S. Arabis-
tan kendi en doğal toplumsal dayanağını yok etmektedir. Arap Baharına karşı-devrimlerle
cevap veren S. Arabistan bu tutumuyla da bütün İslam dünyasında demokrasiye karşı eski,
geleneksel sömürge kuşağının muhafaza edilmesini savunurken, halklar nezdinde meşrui- yeti gittikçe daha da azalmaya yüz tuttu. Arap Baharı Türkiye’den giden söylemsel ve tarih-
sel basınçla gerçekleşmekte olduğu için bu sürecin içinde kendini gittikçe Türkiye karşıtı
bir eksenle daha fazla bütünleşmiş buluyor. Bu elbette S. Arabistan için bir kader değildir,
ama bugün için yaptığı tercihlerle bu kutuba doğru çekiliyor. Bu onun giderek bozulmaya
yüz tutmakta olan ABD ve İsrail ile yakınlaşmasını da sağlıyor. S. Arabistan ABD’nin yüz-
yılın çözümü diye lanse ettiği ve içinde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasının
bulunduğu sürecin Orta Doğu’daki en büyük destekçisi ve müttefiki olarak da öne çıkıyor.
Bu durum Müslümanların Kutsal beldelerini içeren S. Arabistan’da bir devlet politikası
olarak ne kadar sürdürülebilir, kendi içinde yaratacağı huzursuzluk ve gerilimler ne ölçüde
bastırılabilir veya bu nelere mal olur, bunlar da önümüzdeki dönemin gündemini belirle-
yecek sorulardır.
Yeni Türkiye ve ABD’nin Eksen Arayışı
Türkiye, Başkanlık dönemine geçilirken Türk-Amerikan ilişkileri de geleneksel sey-
rinden çok farklı bir kulvara girmiş durumda. Türkiye ile ihtilaf ABD’nin gizli gündemi-
nin giderek mızrağa sığmamaya başladığı veya müttefik göründüğü ülkelerde çevirdiği
entrikaların artık gizlilik miadı dolmadan açığa çıkmasıyla birlikte kaçınılmaz bir hal
almış oldu. ABD’nin geçmişte de Türkiye’deki bütün darbeleri desteklemiş olduğu sır
olmaktan çıkmıştır. Kendi müttefiki ülkenin meşru güçleriyle siyaset yaparken darbeci-
leriyle iş tutma alışkanlığı, seçilmiş siyasetçiler nezdinde ABD’yi doğal olarak güvenil-
mez bir müttefik kılmıştır. Ancak eskiden darbeler gerçekleştiğinde darbe yemiş siya-
setçilerin hükmü kalmadığından ABD için bir kayıp sözkonusu olmuyordu. Oysa bugün
Türkiye’de desteklediği darbecilerin işi bitirememesi neticesinde darbecilerin suç ortağı
olarak ifşa olması kaçınılmaz oluyor. Darbeye karışmış İncirlik veya NATO subaylarının
bütün yargılamaları doğrudan veya dolaylı olarak ABD’nin de yargılanması anlamına
geliyor. FETÖ’nün elebaşına verilen lojistik ve finansal destekle ABD’nin Türkiye’ye kar-
şı terörün finansmanını sağlaması yetmiyormuş gibi Türkiye’ye karşı yıllardır savaş-
makta olan PKK’ya verdiği ısrarlı destekle de Türkiye ile ilişkileri düzeltmek gibi bir
niyetinin ve arayışının da olmadığı anlaşılıyor. Türkiye kendisine karşı açıkça yapılan bu
yanlışlarda ısrar edildiği sürece ABD ile bu yanlışları gözardı eden, sorunsuz bir ilişki
arayışında olması mümkün değildir. Araya son zamanlarda giren Rahip Brunson olayı
kötü seyretmekte olan bu ilişkileri daha da kötüleştiren bir vaka olarak kalmıştır. Yanı
sıra ABD’nin Ortadoğu’daki bütün politikaları Türkiye’nin temsil ettiği Ortadoğu barış
vizyonu ve siyaset tarzı ile fazlasıyla ters gidiyor. Bu açıdan bakıldığında kısa ve orta
vadede Türkiye ve ABD’nin ittifak çemberinin kolaylıkla eski haline dönmemecesine
kırılmış olduğu açıkça görünüyor. Buna mukabil muhtemel gelecek senaryoları içinde
ABD’nin bu tarzı siyasetinin kendisine ne kazandırdığına baktığımızda kocaman bir
hiçten başka bir şey de görünmüyor. ABD’nin bölgede Türkiye gibi bir müttefikini bile
bu kadar hoyratça kaybetmeyi göze alması, taşıdığı gizli gündemin ona sahip olduğun-
dan çok daha fazlasını kazandıracağından değil. Aksine ABD’nin Ortadoğu siyasetini
yöneten bir akıldan ziyade kendisine büyük faturalar ödettirecek dinsel bir bağnazlığın
veya irrasyonel güdülerin belirleyici olduğunu görebiliyoruz. Biraz yakından bakalım
ABD İçin En Tehlikeli Senaryolar
ABD ile ilişkilerde yaşanan türbülansa Türkiye’nin dış politikasında girilen yeni bir
zorluk olarak bakılabilir belki. Nitekim Türkiye’nin dış politikasında son zamanda yaşa-
makta olduğu sorunlar zincirinin bir halkası olarak görenler bu konuda ağırlıkta. Arap
Baharı sürecinden beri Ortadoğu’da durum malum. AB’nin özellikle 15 Temmuz darbesin-
de ve sonrasındaki tutumu ile gerilen ilişkiler Türkiye’nin AB ile bütünleşme sürecine his-
sedilir bir kötümserlik havası katmış durumda.
AB ülkelerinden özellikle darbe sonrası süreçle ilgili yükselen haksız homurtulardan
şimdi Türkiye karşıtı ciddi bir söylem teşekkül etmiş durumda. Darbe gecesi demokrasisi-
ni ve insan haklarını canını siper ederek savunan Türk halkının yanında durmayı akıl et-
meyen AB ülkelerinin darbe sonrası darbecilerin hukukuna ve PKK teröristlerine dair ser-
giledikleri göz yaşartıcı hassasiyet tabandan tavana Türkiye-AB ilişkilerini gittikçe
zehirleyen bir etki yapıyor.
Bununla birlikte Türkiye AB’ye üye olma konusunda gerekli şartlar neyse onları sami-
miyetle yerine getirme konusunda elinden geleni yapmaya çalışıyor. Sorun büyük ölçüde
Kıbrıs ve terörle mücadele gibi konularda dere geçerken üretilen yeni sorunlar ve sonra-
dan birliğe üye edilmiş devletlerin engellemelerine karşı büyük devletlerin seyirci kalma-
larından kaynaklanıyor.
Türkiye büyüyen, büyümek isteyen, kaynaklarını bu doğrultuda etkili ve verimli bir
şekilde kullanmak isteyen bir ülke. Durduk yerde kendisini bu yoldan geri bırakacak bir
sorun alanını kimseyle oluşturmak istemez. Son zamanlardaki gelişmelerin hiçbirinde de
Türkiye bu sorun alanını kendisi üretmiş değildir. Türkiye halkı, demokrasisi, devleti ve
lideri tarihinin en organize ve en sinsi darbe sürecine maruz kalmıştır.
Bu darbe süreci bir açıdan bakıldığında Türkiye’nin kendi iç sorunudur. Darbe girişimi
gerçekleştiğinde bunu bir iç sorun olarak görerek seyretmeyi tercih eden, yani Türkiye
halkıyla dayanışmayı akıl etmeyen ülkeler, darbe sonrası Türkiye’nin bu darbeyle veya dar-
becilerle hesaplaşma sürecini kendi sorunları haline getirip bu konuda Türkiye’nin aldığı,
almaya çalıştığı tedbirleri bir sorun alanı haline getirdiler.
OHAL’e yöneltilen eleştiriler, darbecilerin kendi ülkelerinde güvenli bir biçimde barın-
dırılması, himaye edilmesi, Türkiye aleyhine kendi ülkelerindeki faaliyetlerine göz yumul-
ması ve Türkiye demokrasisine bu esnada yöneltilen haksız ve anlayışsız eleştiriler bu
sorunların kaynağını oluşturmuştur.
Başa dönersek, ABD ile gerilen ilişkilerimizi bütün bu sorunların merkezine Türkiye’yi
koyarak okumak bir yoldur ama hem haksız hem de gerçeklerle bağdaşmayan bir yol. Daha
gerçekçi yol ABD’nin son zamanlardaki dış politika grafiğine bakarak okumaktır. O du-
rumda şöyle bir manzara çıkıyor karşımıza: Trump’tan beri ABD’nin ilişkilerini bozmadığı
neredeyse hiç kimse kalmamış durumda.
Trump’un Körfez’e yaptığı ve haraç alır gibi para toplamayı hedefleyen gezisini bir
kenara bırakırsak, geriye kalan bütün ilişkileri ABD’nin bütün dünyayla kavgalı olduğu
bir görüntüsünü veriyor. Aslında Körfez’de görünürde topladığı intibaı verilen parayı da
gerçekten ne kadar toplamış olduğu tartışılır bir konudur. Hiçbir şey kazandırmayan,
sadece kendi kazancına tamah eden bir yaklaşım hem sürdürülemez hem de uzun vade-
de ABD’yi kaybettirmekten başka bir işe yaramaz. Neticede en iyi ihtimalle bir defalığı-
na kasasına koyduğu para karşılığında adeta altın yumurtlayan bir tavuk kesilmiş olacak
ve uzun vadede ABD’nin küçüleceği ve uluslararası rekabette kaybedeceği bir süreç
daha da hızlanmış olacak.
ABD’nin Almanya, Fransa, İngiltere ve bütün Avrupa ülkelerini karşısına alarak bir
de yanında hiçbir müttefik almadan Kuzey Kore ve İran’la dondurulmuş sorunları tek-
rar canlandırması, Rusya ile izlediği bir ileri-bir geri politikalar herhangi bir ülke için
Trump’ın sataşma sırasını beklemesini beraberinde getiren bir durum oluşturmuş du-
rumda. Bu açıdan bakıldığında, Trump yönetimindeki ABD’nin Türkiye ile Brunson ve-
silesiyle açtığı kriz sayfası istisnai değildir.
Özellikle Çin ve Avrupa ile giriştiği ticaret savaşları ve şimdi Türkiye ile açtığı kriz
sayfası giderek ABD’yi her alanda yalnızlaştıran bir etki yapmaya doğru gidiyor. Doğru-
su bu bir tür ABD’nin kendi içine kapanmasını beraberinde getirecek, bir kapalı ekono-
mi haline gelmesine yol açacak bir süreç gibi görünüyor.
Trump, içeride pompaladığı söylemlerle buna hatırı sayılır bir ABD milliyetçisi ta-
raftar kitlesi oluşturmuş durumda. Aslında bakarsanız, bu politikaların en merak edile-
cek neticesi iç ekonomi üzerindeki etkileri olabilir. Bu konuda ABD içindeki ekonomik
göstergeler kısa vadede beklendiği kadar tehlike sinyalleri vermiyor. 2,2, olarak bekle-
nen büyüme ilk çeyrekte yaşanan yüzde 2’lik büyüme ile yıl sonunda yüzde 2 olarak
revize edilmiş. Tarım dışı istihdam Haziran ayında 213 bin kişi artmış vs.
Göstergelerin korkulandan daha düşük olmasının sebebi, içe kapanan ekonomide iç
talebin canlandırılması, yükselen dolar fiyatlarıyla ihracatın azalması ama aynı zaman-
da ithalatın da azalması. Bütün bunlar uzun vadede ekonominin içine kapanmasının
işaretleri. Ancak ihracata bu kadar ayarlı ABD ekonomisini bu kapalılığa ne kadar daya-
nacağını kimse hesaplayamaz.
Bu arada gittikçe körüklenen Erdoğan düşmanlığının kısa vadede istenen sonucu
vermesi halinde ABD’yi bekleyen senaryolar da yeterince uyarıcı. 15 Temmuz darbe
girişimine geri dönüp oradan ilerleyelim: Allah muhafaza başarılı olmuş bir darbe sonu-
cunda karışıklığa girecek olan bir Türkiye sadece kendi karışmakla kalmaz yaşanacak
göçlerle, iltica süreçleriyle bütün bir Avrupa’yı da karıştırmış olurdu.
Avrupa’daki sonuç doğrudan aşırı sağın her yerde iktidara gelmesi olurdu. Bu du-
rumdan kazançlı çıkacak tek ülke bölgede Rusya, dünyada Çin olurdu. ABD bu darbeyi
ne kadar desteklediyse de sonuçları kendisi için de sonun başlangıcı olurdu. Sadece bu
senaryo bile ABD için Türkiye ile ilişkileri bir an önce düzeltmek konusunda yeterli bir
uyarı olmalı. Türkiye ile ilişkileri düzeltmek ise halkının değerleriyle, lideriyle ve de-
mokrasisiyle barışmak demek.
ABD’nin Kendi Kendini Kuşatma Süreci
Trump yönetimindeki ABD’nin İran’la nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından ilan
edilen yaptırım programının uygulanmasına dün itibariyle başlandı. ABD Başkanı Trump
bu dönemi Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla şöyle duyurdu: “Bunlar şu ana kadar
uygulanmış olan en sert yaptırımlar ve Kasım ayında yaptırımlar yeni bir seviyeye
yükseltilecek. İran’la iş yapanlar ABD’yle iş yapamayacak. Ben dünya barışı istiyo-
rum, daha azını değil!”
Trump’ın istediğine dair sözleri insanlığın aklıyla dalga geçer gibi. Bu sözlere Suriye’de
ve Türkiye’de desteklemekte olduğu PKK gibi terörist grupların söyleminden aşinayız. Dil-
den barış kelimelerini düşürmemek ile elden silahları düşürmemek birbirini nedensel ola-
rak takip eden iki olay gibi. Barış diyerek sivil halka yönelik katliamlar yapmak, demokrasi
diyerek milletlerin iradesini yok etmek, milyonlarca insanın hayatına mal olan kaotik sü-
reçleri başlatmak, ABD’nin şimdiye kadar “barış adına” yüklendiği bütün operasyonları
takip eden eylemleri oldu. Ancak, Trump’ın ABD yönetiminin İran’a uygulamayı kafasına
koyduğu yaptırımlar bu sefer kendisinin zannettiği gibi beraberinde geniş bir ittifak bula-
mayacak gibi görünüyor.
Bu yaptırımlara karar verme süreci, yani İran’la nükleer anlaşmadan geri çekilmesi sü-
recinin kendisine hak veren hiçbir dünya ülkesi yok zaten. 5+1 olarak anılan ülkelerin hiç
birisi şimdiye kadar İran’la yürütülen müzakerelerde, İran’ın anlaşmalara uymadığına dair
bir durumla karşılaşmış değil. ABD’nin anlaşmadan çekilme kararı İran’ın anlaşmalara uy-
maması gibi bir gerekçeye dayanmıyor. Aksine bütün bu süreç Trump’ın seçim kampanya-
sında yaptığı, İran’la anlaşmayı iptal etme vaadine dayanıyor.
Nasıl olsa Trump’ın kazanacağına kimse ihtimal vermediği için kimse bu sözün ciddi-
yetini tartışma gereği duymadı. Ama uluslararası anlaşmaların sadece bir hükümetin de-
ğişmesiyle değişmesi gibi bir teamül yok. Böyle bir yolun açılması başlı başına dünyanın
bütün dengelerini bozmaya yeter, akıl dışı bir adım. Trump’ı İran’la bu anlaşmaları bozma
noktasına getiren şey de yine İran’ın tavrıyla ilgili yeni bir durumdan ziyade İsrail’in ve
onu ABD’de destekleyen lobilerin yoğun talepleri. Neticede ABD yaptığı herhangi bir işte,
dünyanın gözünde hiçbir zaman bugün olduğundan daha haksız görünmemiştir.
Elhak, hep haksız olmuşsa da haksız görünmemenin bir yolunu hep bulmuş ve her za-
man yanında iyi-kötü bir ittifak grubu bulmuştur. Oysa şimdi kendisini haklı gören İsra-
il’den başka kimse yok. Nitekim içinde nükleer anlaşmanın tarafı olan ülkeler de dahil
olmak üzere AB ülkelerinin neredeyse tamamı İran’la anlaşmayı bozmak için hiçbir nede-
nin bulunmadığını ve İran’la ticarete devam edebileceklerine dair sinyaller veriyorlar.
AB’nin genelinin görüşünü yansıtmak üzere, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yük-
sek Temsilcisi Frederica Mogherini, Yeni Zelanda’yı ziyareti esnasında, yaptığı açıklama-
da, nükleer taahhütlerine sadık İran ile ticaretin artırılmasını teşvik ettiklerini belirtti.
Çin, ABD’nin İran’dan petrol ithalatını kesmeyi kapsayan ambargo kararına uymayaca-
ğını hemen ilan etti ve İran’dan petrol ithal etmeye devam edeceğini duyurdu bile. Aynı
şekilde Rusya Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin İran’a yönelik yaptırım kararını ve uygulamala-
rını kınayarak yapılmış anlaşmayı bozup sonra “bu yaptırımları tekrar uygulamaya koy-
masından ötürü derin bir hayal kırıklığı” duyulduğunu ifade eden bir açıklama yaptı.
Rusya’nın da anlaşmaya uymayacağı anlaşıldığına göre bu yaptırımların bir ölçüde kadük
kalacağını söyleyebiliriz.
Bu arada bu karara ABD’den çekindiği için uymak zorunda kalacak olan ülkelerin de bu
işi kerhen yapacağı belli. ABD, dünyaya tek yönlü kararlarını empoze ederek adeta bir
uluslararası diktatörlüğü dayatmaya çalışıyor. Kendi ülkesinde demokrasisiyle övünen
ABD’nin dünya yönetiminde demokrasiden bu kadar uzak, tek yönlü kararlarıyla ve estir-
diği korku ve tehdit rüzgarıyla bütün işleri oldu bittiye getiren tarzı, esasen demokrasi
konusunda başka ülkelere söz hakkını tamamen iptal eden bir yaklaşım.
İran’a yaptırım kararının Çin ve AB ile daha önce başlatmış olduğu ticaret savaşlarının
üstüne eklendiğinde ABD’nin aslında bu yolla kendi kendini kuşatıyor olduğunu daha
önce ifade etmiştik. Bugün Türk Lirası veya başka para birimleri karşısında doların artıyor
olmasının ABD ekonomisinin lehine olduğunu kimse iddia edemiyor. Çünkü artan dolar
kuru ABD’nin ihracatını derinden vuruyor ve bütün bir ülke ekonomisini sadece iç tüketi-
me döndürüyor ki ülkenin iç tüketimi ABD’nin üretim hacmini uzun süre yüklenemez.
ABD ticaret savaşlarıyla zaten kendi içine kapanmanın sinyallerini verirken, sermaye-
nin ve malların dolaşımına getirdiği kısıtlamalarla bütün dünyada küreselleşmenin tam
tersi bir yönde yeni bir akım başlatıyor. Bu akım doğrusu hiç kimse için hayırlı değil, ama
en çok kime zarar verir diye bakıldığında görülecek olan ABD’den başkası değil. Çünkü
küreselleşmeden en fazla faydalanan ülke Amerika’dır ve bu gidişatın tersi de en çok ona
zarar verir.
Evanjelik teo-politiğin dar sınırları içinde mahsur kalan ABD yönetiminin bugün
ekonomik ve siyasi olarak da giderek kendi kendini kuşatmasını ibretle izliyoruz. Bunun
kendisi için ve dünya için nelere mal olduğunu da endişeye kapılmadan seyretmek ne
mümkün?


Uğur YATMAZ Finansal Danışman

Uğur YATMAZ Proje ve Yatırım Finansal Danışmanlık Faaliyetleri

UĞUR YATMAZ DANIŞMANLIK FAALİYETLERİ Bir ülkenin gelişmişlik düzeyinden bahsederken sıklıkla kullanılan ölçütlerden biri de o ülked...